esir şehrin insanları karakter analizi
Esir Şehrin İnsanları kişileri, karakter özellikleri: Kamil Bey: Selim Paşa’nın oğlu olan Kamil Bey uzun yıllar Avrupa’da kalmış eğitimini de orada almıştır. Osmanlı kültür ve yaşayışına, milli mücadeleye karşı ilgisiz ve bilgisiz bir kişi olan Kamil Bey olaylar karşısında daha duyarlı bir aydın olmuştur.
Gotham polisinin ve halkının gözünde, bir kanunsuza yardım ettiği için siyasi duruşu tartışmalı olsa da aynı zamanda şehrin en dürüst ve bu dürüstlüğünden asla ödün vermeyen polisidir. Ve şehrin çivisi çoktan çıkmış olduğu için, dürüstlüğünden ötürü kendi polis departmanı içerisinde de pek sevilmemektedir.
esir şehrin insanları yazılı soruları kitaptaki birinci bölüm “bulanık su” dur (Y ) Esir istanbuldur. e) kamil bey selim paşanın oğludur(D )
AbstractIn this study six novels of Kemal Tahir Which are named as Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı, Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu and Hür Şehrin İnsanları is
Esir Şehrin İnsanları Özeti – Kemal Tahir. 6.013 kez görüntülendi. ÖNEMİ: Ülkesinin sorunlarına duyarsız kalan bir aydının sonradan duyarlı hale gelmesini anlatan bir Milli Mücadele romanıdır. KONUSU: Batı kültürü ile yetişen Kâmil Bey’in İstanbul’a gelerek fikirlerini değiştirmesi ve milli mücadeleyi
Site De Rencontre Non Payant Serieux. ESİR ŞEHRİN İNSANLARI “İstanbul'u, bir kuleden seyreder gibi gözünün önüne getirdi. Az ışıklı bir ihtiyar şehir önünde ordular, donanmalar boğuşmuş, içinde ihtilaller, isyanlar patlamış. Muhasaraların açlığını, zaferlerin tokluğunu, yaşamanın her çeşit sevincini, acısını, toprak derinliği, gökyüzü enginliği ölçüsünde duymuş İstanbul...Şu anda, doğum ağrılarıyla kıvranan genç kadınların, ölüm halinde hastaları, içenleri, sevişenleri, mahpushane kapılarında nöbet bekleyenleri, cinayet işleyenleriyle bir uçsuz bucaksız yaşama kargaşalığı...” İstanbullu çok zengin, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde eşi ile birlikte sosyete hayatı yaşayan, iyi eğitimli, hemen her konuda gayet donanımlı, iyi niyetli belki ilk bakışta biraz saf fakat gerçekte ziyadesiyle akıllı ve temiz kalpli, hiç çalışmamış, kendisine hiç iş düşmemiş, babası padişah vezirliği yapmış bir paşazade düşünün. İşte bu paşazade, eşini ve bakamaya doyamadığı yavrusunu yanına alarak işgal altında bulunan memleketi İstanbul’a gelecek, ayağının tozuyla yaşam kavgasına tutuşacak, geçirdiği dönüşümle bizleri kendine hayran bırakan bir Kuva-cı olacak ve Mütareke Dönemini adeta bize Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu ve Yol Ayrımı isimli kitaplardan oluşan bir üçleme. Vatan sevgisini, dürüstlüğü, ihaneti, yılgınlığı ve korkuyu kahramanımız Kamil Bey üzerinden okuduğumuz, mükemmel karakter analizleri ile sizleri o yıllara götürecek bir başyapıt. "Her milletin kendine göre davranışı olur. Bizim millet her zaman kuvvete tapmıştır. Eşkıyadan başka muhalif görmemiş bir memlekette Avrupa metotlarıyla çalışılır mı?" Şu cümlenin ne anlama geldiğine ve bundan ne kadar önce yazıldığına bakın. Yaşadığımız dönemden farkı var mı?Kemal Tahir, İngiliz yanlıları ile Kuva-yı Milliye yanlısı vatanseverlerin mücadelesini tarihi olaylar ışığında anlatıyor. Farklı görüşlerdeki karakterlerin düşünce yapısı ve Türk toplumu anlayış ve davranışı üzerine yaptığı gözlemlerin bu kadar isabetli olması, maalesef günümüzde geçerliliğini koruyor olması yazarın tahlillerini anlayabilmemiz açısından muhteşem olmuş. Yazar, romanımızın kahramanı Kamil Bey’i asla mükemmel ve kutsal bir insanmış gibi sunmamış, günahlarıyla sevaplarıyla anlatmış bu da olayları daha gerçekçi kılarak, işgal sırasında olan bitenle örtüştüğünde okumaya doyulamayan bir hikaye ortaya anlamıyla siyasi bir üçleme yazmış olan Kemal Tahir, milli mücadelenin baş mimarı Mustafa Kemal Atatürk’den 'Sarı Paşa' diye bahseder ve bu lakap esaret altındaki İstanbullu için adeta dillerden dillere dolaşan bir duadır. İngiliz hakimiyetini kabul etmeyen her birey Sarı Paşa’ya destek olmak için çalışmakta elinden hiçbir iş gelmeyenler bile ayak işlerini yaparak kurtuluşa katkıda bulunmaya çabalamaktadır. Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun işgalci güçlere son ve kesin darbeyi vurmasını sağlamak ve Anadolu'dan atmak için düşünülüp planlanan gizli bir harekat idi. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 20 Temmuz 1922'deki oturumunda kendisine dördüncü kez olmak üzere Başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal Paşa taarruz kararını haziran ayında almış ve hazırlıkları gizli olarak yürütmüştü. Büyük Taarruz Ağustos'un 26'sını 27'sine bağlayan gece Afyon'da başlamış, kuşatılan düşman birliklerinin Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat idare ettiği Dumlupınar Meydan Muharebesi'nde imha edilmesi ile Türk ordusunun zaferiyle sonuçlanmıştı. Tarihimizin en anlamlı zaferlerinden, en haklı mücadelemiz, Mustafa Kemal’ in dehası, kararlılığı sayesinde kazandığımız 30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu AKI BAKIR
Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları’’ romanıyla çocukluk yıllarında tanışmıştım. Kuşkusuz; Kemal Tahir’le tanışmasaydım anlamayacaktım esareti, esir bir şehirde yaşamasaydım hissedemeyecektim çaresizliği ve özüne ivedilikle yabancılaşan bir toplumun genç bir bireyi olmasaydım göremeyecektim artık bir silueti andıran silikleşen Türklüğü… Evet, her şey yurtsever bir yazar, eşsiz bir roman ve rezil bir şehirle başlamıştı… Okunmayan bir sitenin kısa bir yazısında değil edebiyat fakültesinin akademik incelemelerine konu olacak bir romanı burada anlatmayacağım sizlere. Bilmeniz gerekenler yalnızca İngiliz işgali altında, esir bir şehrin karanlığında, bir avuç vatanseverin hürriyet mücadelesinden ibaret. Dışarıda bekleyen düşmanlara ve içeride saklanan ve esir olmaktan haz duyan kaypaklara inat… Dikkat! Esir bir şehirden söz ediyorum sizlere; otoritenin çok uzaklarda doğmuş birkaç subayın kirli ve zalim ellerinde olduğu bir şehirden… Yüzyıl öncesini değil, şimdiyi haykırıyorum özgür uyuyup esir kalkacak yeni nesillere… Saatleri geri alalım ve en başa dönelim. Destanlaştırılan mağduriyetleri değil Türk’ün cesaretini inceleyim. Ne de olsa bir cesaret işidir esarete direnmek. İsa’nın doğumundan yüzyıllar öncesine dayanıyor hikâyemiz. Bin yıllardır tarihe düştüğümüz notun özeti Esaret. Mazimiz kadar eskidir esaretle mücadele öykümüz. Karadeniz’in kuzey steplerinde, Balkanlarda, Hazarda, Orta Asya’nın kurak bozkırlarında, Orta Doğu’nun öldürücü sıcaklarında ve Anadolu’nun karakterli topraklarında aynı hikâye yüzyıllardır tekrar ediyor kendisini. Aynı hikâye olsa da hikâyenin kahramanları artık birer kahraman olmaktan aciz desem yanılmış olmam. Avrupa’ya diz çöktüren bir Atilla, Orta Asya’ya hükmeden bir Mete, dünyayı atının nalının altına alan bir Cengiz, kudreti hayallerden üstün bir Fatih ve yedi düveli bozguna uğratan bir Atatürk vardı o hikâyenin içinde. Uyanın artık o derin uykudan, açın artık o atalarımızı kahreden ağır ve tembel gözkapaklarınızı. Sayısız kahramanın ve önderin yazdığı bu hikâyenin artık son bölümündeyiz! Hikâyenin nasıl biteceği ise milli bir varlık sorunu. O sorun ki tek bir değerle defalarca aşıldı; değerin adı Milli Benlikti.’’ Evet buydu çare; ilacımız, yalçın bir dağın tepesinde değil, boş bakan gözlerimizin arkasında saklıydı… Tarih bize bu hususu defalarca kanıtladı, bu sebeple ben bir kez daha kanıtlamayacağım sizlere. Sözün özü; milli olmayı başaramıyorsak özgür olmayı da başaramayacağız. Batılılaşma, Fransa’da yüksek lisans, Amerika’da work&travel’, Londra’da iş tecrübesi ya da Arabistan’dan ithal edilen inanç kurtarmayacak bizleri. Bakın bir etrafınıza, eğer İstanbul’da yaşıyorsanız bir kez daha bakın geçtiğiniz sokaklara. Geldiğimiz noktaya bakın ya da ben anlatayım sizlere. Bol bol Arapça tabela görüyorsunuzdur, belki de söyleniyorsunuzdur içinizden, son yıllarda ne kadar arttı diye. Belki karşılaşıyorsunuzdur 6 ay İngiltere’de çalıştığı için Türkçe’yi unuttuğunu iddia eden bir kadınla. Belki ayıplıyorsunuzdur Dubai’de tatil yaptığı için cenneti merak etmeyen kavruk bir adamı. Avrupa’nın kuralcılığı ve Orta Doğu’nun kralcılığı arasında gebe kalmış ülkemde yeni doğan bu hassas ve çirkin çocuğun adı Cehalet! İlimi aramak için bir tarafa yönelen kimseye Allah, cennet yolunu kolaylaştırır.’’ diye bir hadisin varlığına inanların, okullarında yalnızca dini –istediği gibi- öğretmesi ne kadar abes ve şeytani. Cehaleti yaymak Ortaçağ Avrupası’nın meziyeti sanıyorduk oysa ki. Olsun, geriden de olsa takip ediyoruz medeniyeti. Fakat bilmiyoruz, medeniyet çoktandır gaflete düşürdü beşeriyeti… Bu ulus uyanmalı ve görmeli artık; ne medeniyet Avrupa’nın muazzam şehirlerinde ne de İslamiyet Arabistan’ın kurak çöllerinde. Her şeyden evvel Türk olarak doğduğumuz bu alemde mukaddesat inancımızın yerleştiği zihnimizde. İnancı yerleştirene de duyduğumuz sevgi bin yıllık tarihin kanlı sahnelerinde. O inanç ki, bin yıldır koruyor inananları ve bin yıldır inanıyor Yaratan’a, sevgiye ve erdeme… İşte böyle geldik bu günlere. Hacı Bektaşlar, Yeseviler, Yunus Emreler ve Mevlanalarla koruyorduk inancı. Duvarda asılı Kur’an’a kulak veriyor, altına asılı kılıcı mertçe savuruyor, töremizi terk etmiyor, gönülden seviyor ve gurur duyuyorken kimliğimizle. Ne kafalarında sarıklarla İngilizlere uşaklık edenler ne de Batıya ırgatlık edenler savunmadı mukaddesi, değerleri ve vicdanı. Aksine hepsi, kendi elleriyle teslim ettiler onu. Nitekim bu hususu 1889-1975 yılları arasında yaşamış İngiliz tarihçi Dr. Arnold Joseph Toynbee şu şekilde ifada etmiştir Güney Müslümanlığı EşarilikFas’tan Arabistan’a bizim için tehlikeli olmaktan çıkmıştır. Bir şeyh satın alır, hepsini yönetirsiniz. Bizim için Kuzey Müslümanlığı Maturidilikİstanbul’dan Buhara’ya Türk bölgesi tehlikelidir. Bunlar bilimle barışıktırlar. O nedenle her zaman Atatürk gibi bir asi çıkabilir. Önlemi şimdiden alınmalıdır.’’ Görüldüğü üzere İngiliz tarihçi, algısını açıkça ortaya koymuştur. Hasmane akıl, Horasan erenlerinin cevheri armağanı Türk-İslam’dan ürkmektedir. Ürkmelidir de. Yüzyıllar boyu tarihin kirli sayfalarına imzasını kanla, barutla ve ölümle atan bir milletin kudreti korkulan bir sentezden gelmektedir. Törelerine bağlı, savaşçı, cesur ve yeniliğe açık bir birliğin mukaddes felsefesi yüceltmişti bizleri, dünyanın en tepesine. Bu kudret, bir dini mensubiyetin nihai sonucu değil, kararlılığın ve bağlılığın felsefeyle desteklenmiş kitlesel bir eylemi sayesinde gerçekleşen bir yükselişti. Düşünsenize… Sevgiyi, erdemi, bağlılığı ve ahlakı öğütleyen Ahmet Yesevi’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Mevlana’nın ve Yunus Emre’nin kutlu öğretisine bağlı yaşayan savaşçı, gözü kara ve zeki bir topluluktu şimdileri dağınık ve kayıp bir güruha dönüşen Türkler. Düşmanlarımız haklıydı bir zamanlar bizlerden korkmaya. Şimdileriyse yalnızca gülüyorlardır halimize. O kutlu algı galiba yok oluyor Dubai’nin lüks otellerinde. O mukaddes mefkûre, galiba küfleniyor kültürün değil kültürsüzlüğün mabedi olan boktan Amerikan kolejlerinde. Olsun! Hala ve her şey rağmen o kutlu dava yaşıyor bizim gibi bir avuç insanın tedirgin yüreğinde… Mesele yüzyıllık mesele. Şuursuzlaşma, kültürsüzleşme ve yabancılaşma… Sonucu ise bin yıldır aynı Esaret, cehalet ve kimi zaman da cesaret… Aklıma yine Türkiye Cumhuriyeti’nin –kuşkusuz- en büyük aydını olan Cemil Meriç’in unutulmuş kelamları geliyor. Umrandan Uygarlığa’’ kitabında ne güzel anlatmıştı girdiğimiz bu rezil ve bin yıllık yolu… Kendine yeni cedler arayan kibar intelijansiyamızaydınlar topluluğu elbette ki Yunan’ıAntik Yunan Moğol veya Hun’a tercih edecekti.’’ Devam ediyor Cemil Meriç İntelijansiyamızın uğruna şampanya şişeleri patlattığı bu ihtiyar kahpe, Tanzimat’tan beri tanıdığımız Batı’nın son tecellisi. Çağdaşlaşma, karanlık, kaypak, rezil bir kavram. Çağdaşlaşmak, elbette ki Avrupalılaşmaktır. Avrupalılaşmak yani yok olmak. Zira apayrı bir medeniyetin çocuklarıyız, bambaşka ölçüleri olan, daha eski, çok daha asil, çok daha insanca bir medeniyetin…’’ Konumuzdan biraz uzaklaştık, Esir Şehrimize geri dönelim. Esaret, kimliğini kaybetmiş insanların mutlak kaderidir. Kimlik ise kültür ve milli değerlerden yükselen bir heykel misali, yağmura, çamura, kara kışa dayansa da bir çekicin darbesi kadar canı var. Fazlası için çevirmeliyiz o heykelin çevresini. Esir Şehrin insanları, sizlere sesleniyorum çevreleyin o kutlu heykeli, düşman bir nefes kadar yakında ve bu sefer, süngülerine kibirlerini takmış bir güruh yok karşınızda. Oyunun kuralı değişti, artık tek bir düşmanımız var Cehalet. Zafere giden tek yol ise kim olduğumuzu bilmek… Biz farklı bir coğrafyanın, farklı bir tarihin, farklı bir kültürün yetim çocuklarıyız. Tek bir gücümüz var bizim, o da sarılmak kimliğimize. Ne sevgimiz Batı’nın sevgisi, ne nefretimiz Doğu’nun nefreti. Anafartalar’da hakanımız emretti diye dağlardan cennete dökülecek kadar onurlu, kağanımız gidiyor diye mitralyöze karşı at sürecek kadar sadık ve cesur bir milletin dökülen kanlarıyla yazılmış bu kutlu tarih, hiçbir toplumla karşılaştırılamayacak kadar mukaddes. Uyanın artık Esir Şehrin İnsanları; düşman artık şehirde ve her an tetikte, fısıldamakta kulaklara. Cehaleti fısıldamakta, şuursuzluğu arzulamakta ve esareti prangalamaktadır. Özünü bilirsen özürden kurtulursun.’’ Hacı Bektaş Veli EYÜP EMRE ARTUNAY İlgili
/ Tarih ve siyasetle, modern toplumsal sorunlarla, Türkiye’nin tarihsel çapraşıklığıyla uğraşan romancılar için “nehir roman” tarzında çalışmak adeta farzı ayndır. Esir Şehrin İnsanları da, sözünü ettiğimiz sorunların 1950 sonrası romanındaki duayeni Kemal Tahir’in arkası Esir Şehrin Mahpusu, Yorgun Savaşçı, Hür Şehrin İnsanları ve Yol Ayrımı ile gelecek nehir romanının ilk cüzüdür. Birçok eleştirmen ve yazarın gözünde beş kitap içinde en iyisi bu ilk kitaptır. Gerek olay örgüsü, karakter oluşumu ve gerekse dil işçiliği ve yazarın perspektifi gibi ölçütler üzerinden bakıldığında, Esir Şehrin İnsanları öncelikle bu beşli nehir roman dizisinin, belki bütün Kemal Tahir romanlarının zirvesini oluşturuyor. Devlet Ana birçok sebeple; mesela tam zamanında, yani sanatta gelenekten yararlanma, siyasi düşünce ve sosyolojide kurumsal süreklilik temalarının işlendiği, bu yolda tartışmaların yapıldığı 1960’ların sonunda yazılıp yayımlanmış bir roman olduğu için o zamandan beri yazarın ismiyle birlikte anılma şerefine erişmiş olsa da, okuyucular, diğer yazarlar ve eleştirmenler açısından Esir Şehrin İnsanları’nın bir önceliği var. Roman, arkası nehir romanın diğer cüzlerinde iyi getirilememiş ikili bir kuruluşa sahiptir. Yazar hem Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yolun nasıl atıldığını, tarihin o anının nasıl ortaya çıktığını tarihsel-siyasi karakterlerin hemen hepsinin üzerine çıkan bir yaklaşımla sergilemeye hem de bu karakterlerin olaylarla irtibatlı iç dünyalarına nüfuz etmeye çalışır. Tolstoyvari bir projedir yani Kemal Tahir’in “Esir Şehir” nehir romanı. Fakat hem Tolstoy’un Savaş ve Barış’ta konuyla arasındaki mesafe ve soğukluk, Kemal Tahir’le Türkiye’nin özgün şartları dolayısıyla şimdi bile sıcaklığından hiçbir şey kaybetmeyen yakın tarihimiz arasında yoktur hem de Kemal Tahir’in sanatçı yanı düşünür yanının gerisindedir. Bu da ilginç bir şekilde Kemal Tahir romanlarını ve özellikle Esir Şehrin İnsanları’nı daha birçok kuşağın gözden geçirmesi gereğini yenileyecek gibi görünüyor. Yeni Haberler Upanişadlar Hakan Arslanbenzer / Veda dininin en eski ve en önemli kutsal metni sayılıyor. Hindular Upanişadlar’ı vahiy olarak kabul ederler. Upanişadlar, Hint kutsal metni daha doğrusu metinler toplamı Vedalar’ın dört ana bölümünden biridir. Diğer bölümler Samita, Brahmana ve Aranyaka. Ve dört Veda vardır Rigveda, Yacurveda, Samaveda ve Atarvaveda. Bunlar dua-büyü ve ilahilerdir. Belli durumlarda belli vedalar okunur. Kötülüğü kovmak… Vaka-i Vakvakıyye yahut Çınar Vak’ası Selahattin Turhan / 600 yılı aşkın geniş topraklara hükümdarlık etmek, devlet mekanizması ile birlikte toplumu idare etmek oldukça güç bir iştir. Devlet-i Aliyye, her ne kadar idari bağlamda toplumun tamamını her daim memnun etme amacı güttüyse de bu kadar uzun ömürlü bir imparatorluğun pek tabii olarak bu amacını gerçekleştiremediği belli dönemler de yaşamışlardır. Bu dönemlerden bir tanesi de… “Osmanlı Dönemi Bosna Basın Tarihi” Tarih Haber / Son dönemlerde basın ve yayın tarihine dair kitaplar ve araştırmalar çoğalırken, bu kitaplara bir yenisi daha eklendi. Erzurum Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Salih Seyhan, Doç. Dr. Hakan Temiztürk ve Saraybosna Üniversitesi’nden Prof. Dr. Senada Dizdar’ın dört yıllık çalışmaları sonucunda ortaya koydukları Osmanlı Dönemi Bosna Basın Tarihi adlı kitap çıktı. Kitapta yalnızca… Muhammed Ali’yi nasıl bilirdiniz? Arda Akıncı / Türkiye’de spor, futbolun tahakkümünde yapılır. Cumadan pazara kadar oynanan futbol müsabakaları, pazartesiden cuma gününe kadar konuşulur tartışılır. Hayat futbolla akar, futbolla durur. Diğer sporların pek bir hükmü yoktur. Olsa olsa belki son yıllarda biraz basketbol ve voleybol. Ancak, onların bile seyirci kitlesi oldukça kısıtlıdır. Diğer sporlardan bahsetmiyorum bile. Hem başka spor dalları da mı varmış?…
Bu içeriği kullanabilmeniz için üye olmanız ve eğitim paketi satın almanız gerekmektedir. Esir Şehrin İnsanları KEMAL TAHİR Kahramanlar Kamil Bey, İhsan Bey, Nedime Hanım, Mr. Dickson, Nermin Hanım
şehre mahkum olmuş insanlardır. şehirden dışarı çıkma olanağı olmayan ya da şehrin herhangi bir şekilde sınırladığı insanlardır. istanbul halkı. hatay yekpare memleket . müzikleri gerçekten muhteşemdir. bkz kemal tahir in bu eserini okurken insan ister istemez güncel pek çok şeyle ilgi kurabiliyor. aklıma ilk gelen peyam-sabah oldu henri dikson'a o kadar kızdım ki, "bunun babası da diksındı" demek geldi af tartışmaları gündemde iken, romanda bir yerde şunu okudum biz mahpus milleti buradan bizi kim kurtarırsa onlardanız! şu bölümde boğaziçi vapur kumpanyasını fransızlar ele geçirmek istiyorlar. oysa ingiltere bunu uygun görmüyor. s-400'ler aklımıza uzar gider böyle... anlattığı dönemi bkz istanbul'un işgali ve bu dönemdeki istanbul insanının yaşadıklarını harika bir şekilde yansıtan kemal tahir spoiler -amaç olmayınca, önümüzde yaşamak olmayınca, neden debelenmeli?...- spoiler - kemal tahir mode on bkz charles dickens ın bkz great expectations eseri hakkında ne kadar çalışılmış, araştırma, tez vs. yapılmışsa, en az o kadar da bu eser üzerine çalışılır. bu kadar fazla nesir unsurunu bu kadar güzel barındırabilen bir roman hakkında akademide neredeyse hiç çalışma yapılmamış olması içler acısı. hakkında cinsiyet de çalışılır, milliyetçilik de, birinci dünya savaşı da, toplum da. ne açıdan bakılırsa bakılsın, eleştirilecek ve ciddi veri çıkaracak dünya kadar malzeme var bu eserde. yani güzelliğini tartışmayacağım, henüz çok da keşfedilmemiş oluşu beni hem üzdü, hem yapabileceğim bişeyler olabileceğini düşündürdü. okuyunuz. ekşi sözlük kullanıcılarıyla mesajlaşmak ve yazdıkları entry'leri takip etmek için giriş yapmalısın.
esir şehrin insanları karakter analizi